1996 yılı Türk Sineması için bir dönüm noktasıydı. Çünkü 1996 yılında Eşkiya gösterime girdi.
Ondan önceki dönemde, yılda ortalama 10 (sadece 10!)  Türk filmi yurtçapında gösterime giriyor, bunların da toplam sinema seyircisi ve giÅŸe hasılatı içinden alabildiÄŸi pay % 1′i geçmiyordu (yazım yanlışı yok!). Bir baÅŸka deyiÅŸle, Türk sineması giÅŸelerden silinmiÅŸ durumdaydı.
Bunun nedenleri ÅŸu anki yazının kapsamının dışında kalıyor, ama Türk sinemasının giÅŸelerden silinmesi, Türkiye’de Amerikan sinemasının veya herhangi bir diÄŸer yabancı sinemanın dolduramayacağı büyük bir kültürel boÅŸluk meydana getirmiÅŸti ki, EÅŸkiya bu boÅŸluÄŸu gayet güzel doldurdu. İyi yazılmış, iyi oynanmış, iyi çekilmiÅŸ, harika müziklerle desteklenmiÅŸ bu film, zamanı için iddialı hatta ulaşılmaz bir hedef olan 1 milyon izleyici sınırını geçmekle kalmayıp, 2,5 milyon seyirci gibi günümüz için dahi iddialı olarak nitelenebilecek bir izleyici rakamına ulaÅŸtı.
İzleyicinin yapımcılara gönderdiÄŸi mesaj çok netti: “Bizi heyecanlandıracak nitelikte, kaliteli yapımlar ortaya çıkarırsanız sizi destekleriz.”
Türkiye’nin ortalama alım gücüne oranlandığında sinema biletleri pahalıdır ve çoÄŸu insan için sinema lüks bir eÄŸlencedir. Buna raÄŸmen 2.5 milyon kiÅŸinin bir yerli filmi sinemada izlemeyi tercih etmesinin bir nedeni, kaliteli Türk filmlerine duyulan özlemdi. Ancak daha da önemlisi, sinema izleyicisi, yerli sinema sektörünün ancak giÅŸeden gelecek destek ile büyüyüp geliÅŸebileceÄŸi yönünde bir bilince sahipti. Bu nedenle bir süre bekleyip bu filmi televizyonda izlemek mümkün olduÄŸu halde 2,5 milyon kiÅŸi para verip filmi sinemada izlemeyi tercih etmiÅŸti.
Bu, yerli sinema sektörüne halkın verdiği bir kredi ve gösterdiği bir teveccüh olarak değerlendirilebilir.
Bu durum sektörde yankılanmakta gecikmedi. Bu nedenle 1996 yılı Türk sinemasında bir dönüm noktasıdır. Seyirci desteÄŸini arkasına alan Türk sineması, en büyük sıkıntı olarak gösterilen teknik yetersizlik ve altyapı eksikliÄŸi sorunlarını aÅŸacak maddi kaynakları daha kolay temin eder hale geldi. Filmlerin göz önündeliÄŸinin artmasıyla birlikte özel sektörün de sinema sektörüne olan ilgisi arttı ve sponsorluk desteÄŸi gibi giÅŸe-dışı kaynaklar daha kolay saÄŸlanır hale geldi. Buna Kültür Bakanlığı’nın vermekte olduÄŸu maddi desteÄŸi de eklemek gerekir.
Korsana Rağmen Destek Büyüyor
1996 yılında Windows 95 vardı. CD-ROM vardı. İnternete 56 kbps dial-up modem’lerle baÄŸlanılıyordu. Torrent yoktu, her evde sınırsız yüksek hızlı internet baÄŸlantısı yoktu. Sonradan çok ünlenip korsan paylaşımın ilk hukuksal hedeflerinden biri haline gelecek olan Napster dahi yoktu.
Fakat durum hızla deÄŸiÅŸti. 2000′lerin başına gelindiÄŸinde korsan paylaşım, sinema sektörünü derinden etkileyen önemli bir unsur haline geldi. Türkiye’de o dönemde yaygın olan durum; korsan filmlerin DVD, VCD ve benzeri formatlarda tezgahlarda/dükkanlarda satılmasıydı. Sonraki yıllarda, bir yandan korsan film satanlar devlet tarafından takip edilip bu sektör daraldığı için, diÄŸer yandan sınırsız ve yüksek hızlı internet eriÅŸiminin yaygınlaÅŸması ve ucuzlaması sayesinde, korsan paylaşımın ÅŸekli deÄŸiÅŸti; insanlar korsan film satın almak yerine doÄŸrudan internet üzerinden kendi bilgisayarlarına film indirip kendi koleksiyonlarını oluÅŸturmaya baıladılar.
“Türkiye’de sinema bileti pahalıdır” tespitini yapabilmek için, Türkiye’deki bilet fiyatlarını ve alım gücünü diÄŸer ülkelerle karşılaÅŸtırmaya gerek yok. Fiili durum üzerinden ÅŸu karşılaÅŸtırmayı yapmak daha iyi: 2009′da bir öğrencinin ödeyeceÄŸi ortalama sinema bilet fiyatı 8 lira idi (SE-SAM verileri). Sinemaya gidiÅŸ-geliÅŸ masrafı buna eklendiÄŸinde bu miktar 10 liranın üzerine kolayca çıkar. Oysa aynı öğrenci filmin korsan kopyasını satın alsa ödeyeceÄŸi para sadece 5 liradır. Dört arkadaÅŸ bir film izlemeye karar verse, bunu sinemada izlemenin maliyeti 40 lira, evde izlemenin maliyeti sadece 5 liradır. EÄŸer filmi kendileri indirirlerse o kadar bile deÄŸildir.
Åžimdi bu durumu, ve korsan paylaşımın Türkiye’deki yaygınlığını gözönünde bulundurarak aÅŸağıdaki verilere bir göz atın:
|
Türkiye Sinemalarında Seyirci Rakamları |
|||||
|
Yıl |
Yerli Film Sayısı |
Yabancı Film Sayısı |
Yerli Film Seyirci Sayısı |
Yabancı Film Seyirci Sayısı |
Toplam Seyirci Sayısı |
| 2002 | 9 | 159 | 1,987,574 | 21,522,477 | 23,510,051 |
| 2003 | 16 | 172 | 5,631,832 | 18,988,317 | 24,620,149 |
| 2004 | 18 | 189 | 11,108,044 | 18,594,427 | 29,702,471 |
| 2005 | 27 | 194 | 11,441,856 | 15,809,133 | 27,250,989 |
| 2006 | 33 | 204 | 17,800,496 | 17,060,348 | 34,860,844 |
| 2007 | 42 | 210 | 11,851,331 | 19,276,961 | 31,128,292 |
| 2008 | 50 | 264 | 23,148,009 | 15,380,947 | 38,528,956 |
2002 yılından 2008 yılına, yabancı filmlere giden izleyici sayısı yaklaşık dörtte üç oranında azalırken, yerli filmlere giden izleyici sayısı 11 kat artmış! Türkiye’de izleyiciler aniden yabancı film seyretmeyi bırakmış deÄŸiller; fakat görünen o ki yabancı film izlerken korsanı tercih eden seyirci, yerli filmleri giderek artan oranda sinemada izleyerek desteklemeyi tercih ediyor. Yerli filmlerin çoÄŸu “mutlaka beyaz perdede izlenmesi gereken bir görsel şölen” iddiasıyla ortaya çıkmadığına göre, bu rakamların tek açıklaması, izleyicinin yukarıda bahsettiÄŸim teveccühünün günümüz koÅŸullarında da sürmekte olduÄŸudur.
Bugün ve Yarın
Türkiye; ABD, Hindistan ve Güney Kore’den sonra yerli filmlerin en çok izlendiÄŸi 4. ülke konumundadır. Bu, sinema izleyicisinin yaptığı bilinçli bir tercihin sonucudur ve sinema sektörünü olumlu yönde etkilemektedir.
Seyirci desteğinin bilinçli olması, aynı zamanda bu desteğin kayıtsız şartsız verilmediği ve gösterime giren filmlerin beklentileri karşılamaması halinde desteğin aynı kararlılıkla geri çekilebileceği anlamına da gelmektedir. Bu da esasen sektörü sürekli daha iyi ürünler vermeye iten bir kontrol mekanizmasıdır.
Desteğin kayıtsız şartsız verilmediğine ilişkin somut bir örnek olarak Çağan Irmak filmlerini verebiliriz. Bu ünlü senarist/yönetmenin filmlerinin gişe rakamları arasında inanılmaz bir değişkenlik vardır: Babam ve Oğlum (2005) 3,8 milyon kişiyi sinemalara çekmeyi başarırken, Ulak (2008) 1 milyon sınırının altında kalmış, aynı yıl gösterime giren Issız Adam 2 milyon sınırını geçmiş, Prensesin Uykusu (2010) ise 100,000 sınırını dahi zor aşabilmiştir.
Buradan çıkarılabilecek sonuç, seyircinin isme deÄŸil, filme göre seçim yaptığı ve karar verdiÄŸidir. Bu kararda şüphesiz çevreden gelen tavsiyeler ve medyada/internette film hakkında yazılanlar etkili olmaktadır. Bunun belki de tek istisnası, Recep İvedik serisinin müdavim izleyicilerinde görülen, “herkesin o filmden bahsedecek olması ve filmi görmezse gündemin dışında kalacağı düşüncesi” olabilir.
Şu veya bu şekilde izleyicinin Türk sinemasına desteği artarak sürmektedir. Bu destek daha önce önemli sorunlar olarak öne sürülen teknik yetersizliklerin önemli ölçüde aşılmasını sağlamıştır. İzleyicinin beklentilerine ilişkin çıtayı giderek yükseltmesi sektöre olumlu yönde bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu şartlar altında Türk sinemasının yapması gereken de, bir zahmet, çağ atlamaktır.
Film için kullanılan kaynakların dağılımın dengesizliğine ve yetersiz hukuksal düzenlemelere rağmen gelişmekte olan bir sektör olduğunu düşünüyorum.
Düşüncem:Fırsatlar , eşit ve kalite odaklı dağılırsa çok daha iyi işler çıkacağıdır.
Kesinlikle katılıyorum. Fırsatların kalite odaklı dağıtılmasında film yapımcılarına da çok iÅŸ düşüyor tabii…